Öğlen ezanı okunmaya başlandığı zaman kahvaltısını bitirmek üzereydi. Gazetesini masanın üzerine koyup aceleyle giyinmeye başladı. Hasta yatağında yatmakta olan eşine veda edip dışarı çıktı. Hızlı hızlı yürüyordu..
-Yine geç kaldım. İnşallah gelmemişlerdir.
Şanslıydı, cenaze arabası camiye yeni geliyordu. Camiye girdiği zaman yaptığı ilk iş merhumun yakınlarını meraklı gözlerle incelemekti.
-Ne kadar az kişi gelmiş !
Tabutun çevresindeki insanların sayısı toplasan sekizi geçmezdi. Gelenlerin hepsi de iyi giyinimli, yüksek gelir gurubundan gelmiş insanlara benziyor ve sanki tesadüfen oradan geçiyormuşda meraktan oraya toplanmış gibi ilgisiz gözüküyorlardı.
-Acaba ben öldüğüm zamanda mı cenazeme bu kadar az kişi gelecek?
Birden aklına abdest almadığı geldi. Hızlıca abdest alıp tabutun başında bekleyen kalabalığın arasına sessizce sokuldu. Tabutun başında bekleyenlerden bazıları sanki onun kim olduğunu anlamaya çalışır gibi meraklı gözlerle inceliyordu. Bu sırada öğle namazı yeni bitmiş, uğultulu bir kalabalık camiden çıkıyordu. Cenazeyi görenlerde kalabalığa katılmış, musalla taşının çevresi yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.
Birden ağlamaya başladı.
- Kara toprak aldı seni elimizden, ahh !
- Onu bırak beni al yanına...!
- Fakirleri doyurur, garibanlara yardım ederdin...!
- Yarabbim niye hep iyileri alıyorsun yanına !
Cenaze yakınları şaşırmış gibiydiler, meraklı gözlerle birbirine bakıyorlardı. Sesi o kadar içli ve derinden geliyorduki sonradan cenazenin başına toplanmış olanlar bile duygulanmış gözüküyordu. Kalablığın içinden biri çıkıp hafifçe sırtına dokundu.
-ölenle ölünmez birader, metin ol !

O ise hıçkırıklara boğulmuştu.
-bizi yetim bırakıp nereye gidiyorsun oyy! oyy! oyyy!
birden yere yığıldı, gözünü açtığı zaman herkes başına toplanmıştı, birisi sırtlayıp kenara götürdü, diğeri kolonya döküyordu.
İmam kalabalığın önüne geldi, herkes saf tuttu ve namaz başladı.
-Bugün buraya Mehmet oğlu merhum Zeynel kardeşimizi edebi istirahatine...
Evet şimdi Mehmet oğlu Zeynel kardeşimize hakkınızı helal eder misiniz?
-Helal olsun...!
Onun sesi en gür çıkanlar arasındaydı. Namaz bitince kalabalık tabutu omuzladığında en önde o vardı. Tabut, arabaya yüklenip mezarlığa doğru yola çıktığı zaman avludaki insanlar dağılmaya başlamıştı .
Mezarlıkta caminin aksine çok daha az kişi vardı, tabutu neredeyse tek başına taşımaya çalışıyordu. Bir ara mezartaşlarının arasından geçerken tabutla birlikte yere yuvarlanıyordu. Bir gece öncesinden açılmış çukura atlayıp cenazeyi indirdi ve gözyaşları içinde mezara kendisi koydu. Mezar başında dua okundu, sonarada kalabalık mezarlıktan ayrılmaya başladı. O ise bir yere gidip gidip çömeldi. Henüz beş dakika geçmemişti ki, tıknaz bir adam peşisıra gelerek ceket cebine bir şey bırakıp arkasına bakmadan oradan uzaklaştı. Meraklı gözlerle cebindeki zarfı çıkarıp içindeki paraları saydı, bir anda yüzü ekşidi.
-İki yüz lira diye anlaşmıştık...! Bu devirde kimseye güvenemeyecek miyiz ...?
Karnının gurultusu dayanılmaz bir hale gelince ilk gördüğü lokantaya girdi. Ismarladığı kuru fasülyeyi, dağ gibi tepelenmiş ekmek yığınıyla birlikte büyük bir iştahla yemeğe başladı.
Bu işe başlayalı ne kadar olmuştu? artık hatırlamıyordu ama işi ilk yaptığı zamanları hatırlıyordu. Aslında ilk başta işi çok garipsemiş, kabul edip etmemekte kararsız kalmıştı. Ama aylardır kapı kapı dolaşıp iş bulamamanın verdiği umutsuzluktan dolayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Biraz çalışırım, sonra doğru dürüst bir iş buluncada bırakırım demişti. Eşine işini ilk söylediği zaman gözyaşlarını tutamamıştı. Ona bu işin onun bildiği diğer işler gibi olmadığını anlatmaya çalışmasına rağmen eşi, Mahmut'um, iş iştir deyip üzerinde bile durmamış ardından sevinçle tek tek akrabalara telefon açıp haber vermişti. O gece evde bir düğün havası vardı, hatta çocuklar bile yaşasın babam artık işsiz değil diyerek onun boynuna sarılmışlardı. O gece eşiyle işsizlik yüzünden hiç kavga etmemiş ve uzun zamandan beri ilk defa huzurlu bir şekilde uyumuşlardı. Dile kolay artık onun kocası da işi olan herkes gibi sabah kalkacak, ona kahvaltı hazırlayacak, gömleğini ütüleyecek, o da hazırlanıp işe gidecekti. Eşi belki dişimizi sıkıp kenara köşeye biraz para koyarsak eve kombi bile bağlatırız, demişti. Tün bunların arasında işi kabul etmiş ama aradan çok uzun seneler geçmesine rağmen bir türlü bırakamamıştı. İşin en kötü tarafı ise yaptığı işi kimseye söyleyemeyişiydi. Yakın akrabalarına, askerlik arkadaşının yanında telefonlara bakıyor demişlerdi. Bugüne kadar hep bir tanıdığının göreceği korkusuyla tedirgin olarak çalışmıştı.
Ben de istemez miydim göğsümü gere gere anlatacağım bir işimin olmasını. Bir sigortamın olmasını. Belkide o tuhaf gazete ilanına hiç başvurmamalıydım !
İlk işi kalp krizinden ölen bir adamın cenazesiydi. Cenazedeki hüzünlü atmosfer onu derinden sarsmış, cenaze boyunca gözyaşları sel olmuş, kanlı kefenin üzerine atılmış toprak görüntüleri sürekli gözünün önüne geldiği için bir hafta boyunca uyuyamamıştı. Ama zamanla olan bitenleri fazlasıyla kanıksamış, tersine duyarlılığı azalarak duygusuz biri haline gelmişti ama aldığı paranın karşılığını vermek zorunda kaldığı içinde, elinde rol yapmaktan başka bir çare kalmamıştı.
Bu düşünceler içinde yemeğini bitirdikten sonra hesabı ödeyip kalktı. Zarftaki artan parayla manavdan çocuklara birşeyler alıp eve döndü. Zili uzun uzun çaldı ama açan olmadı. İçini bir huzursuzluk kaplamıştı, acaba diye düşündü, paranoya yaptığını düşünürken birden kapı açıldı, baldızı karşısındaydı. Şaşırmıştı. Baldızın bu satte evde ne işi var...? içeri girince evde toplanmış olan kalabalığı gördü. Herkes ağlıyordu. Onun geldiğini görenler yere bakıyordu. Birisi yanına gelip hafifiçe sırtına dokundu, başımız sağolsun! öğlen fenalaşmış. Beyaz örtünün üzerinde duran çelikten yapılmış bıçağa baktı.
Ertesi gün cenaze defnedildi. Tüm akrabalar gelmişti. Herkes salya sümük ağlarken o hiçbir şey olmamış gibi öylece duruyordu. Ağlamak istiyordu ama bir türlü ağlayamıyordu, ağlamak için aklına üzücü şeyler getirmeye çalışmasına rağmen ne mezarlıkta ne camide gözünden tek damla gözyaşı bile çıkmadı. Gözyaşları kurumuş bir pınar gibiydi. İfadesiz gözlerle seyretti eşinin toprağa verilişini....
17 Haziran 2009
Berkin
-Yine geç kaldım. İnşallah gelmemişlerdir.
Şanslıydı, cenaze arabası camiye yeni geliyordu. Camiye girdiği zaman yaptığı ilk iş merhumun yakınlarını meraklı gözlerle incelemekti.
-Ne kadar az kişi gelmiş !
Tabutun çevresindeki insanların sayısı toplasan sekizi geçmezdi. Gelenlerin hepsi de iyi giyinimli, yüksek gelir gurubundan gelmiş insanlara benziyor ve sanki tesadüfen oradan geçiyormuşda meraktan oraya toplanmış gibi ilgisiz gözüküyorlardı.
-Acaba ben öldüğüm zamanda mı cenazeme bu kadar az kişi gelecek?
Birden aklına abdest almadığı geldi. Hızlıca abdest alıp tabutun başında bekleyen kalabalığın arasına sessizce sokuldu. Tabutun başında bekleyenlerden bazıları sanki onun kim olduğunu anlamaya çalışır gibi meraklı gözlerle inceliyordu. Bu sırada öğle namazı yeni bitmiş, uğultulu bir kalabalık camiden çıkıyordu. Cenazeyi görenlerde kalabalığa katılmış, musalla taşının çevresi yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.
Birden ağlamaya başladı.
- Kara toprak aldı seni elimizden, ahh !
- Onu bırak beni al yanına...!
- Fakirleri doyurur, garibanlara yardım ederdin...!
- Yarabbim niye hep iyileri alıyorsun yanına !
Cenaze yakınları şaşırmış gibiydiler, meraklı gözlerle birbirine bakıyorlardı. Sesi o kadar içli ve derinden geliyorduki sonradan cenazenin başına toplanmış olanlar bile duygulanmış gözüküyordu. Kalablığın içinden biri çıkıp hafifçe sırtına dokundu.
-ölenle ölünmez birader, metin ol !
O ise hıçkırıklara boğulmuştu.
-bizi yetim bırakıp nereye gidiyorsun oyy! oyy! oyyy!
birden yere yığıldı, gözünü açtığı zaman herkes başına toplanmıştı, birisi sırtlayıp kenara götürdü, diğeri kolonya döküyordu.
İmam kalabalığın önüne geldi, herkes saf tuttu ve namaz başladı.
-Bugün buraya Mehmet oğlu merhum Zeynel kardeşimizi edebi istirahatine...
Evet şimdi Mehmet oğlu Zeynel kardeşimize hakkınızı helal eder misiniz?
-Helal olsun...!
Onun sesi en gür çıkanlar arasındaydı. Namaz bitince kalabalık tabutu omuzladığında en önde o vardı. Tabut, arabaya yüklenip mezarlığa doğru yola çıktığı zaman avludaki insanlar dağılmaya başlamıştı .
Mezarlıkta caminin aksine çok daha az kişi vardı, tabutu neredeyse tek başına taşımaya çalışıyordu. Bir ara mezartaşlarının arasından geçerken tabutla birlikte yere yuvarlanıyordu. Bir gece öncesinden açılmış çukura atlayıp cenazeyi indirdi ve gözyaşları içinde mezara kendisi koydu. Mezar başında dua okundu, sonarada kalabalık mezarlıktan ayrılmaya başladı. O ise bir yere gidip gidip çömeldi. Henüz beş dakika geçmemişti ki, tıknaz bir adam peşisıra gelerek ceket cebine bir şey bırakıp arkasına bakmadan oradan uzaklaştı. Meraklı gözlerle cebindeki zarfı çıkarıp içindeki paraları saydı, bir anda yüzü ekşidi.
-İki yüz lira diye anlaşmıştık...! Bu devirde kimseye güvenemeyecek miyiz ...?
Karnının gurultusu dayanılmaz bir hale gelince ilk gördüğü lokantaya girdi. Ismarladığı kuru fasülyeyi, dağ gibi tepelenmiş ekmek yığınıyla birlikte büyük bir iştahla yemeğe başladı.
Bu işe başlayalı ne kadar olmuştu? artık hatırlamıyordu ama işi ilk yaptığı zamanları hatırlıyordu. Aslında ilk başta işi çok garipsemiş, kabul edip etmemekte kararsız kalmıştı. Ama aylardır kapı kapı dolaşıp iş bulamamanın verdiği umutsuzluktan dolayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Biraz çalışırım, sonra doğru dürüst bir iş buluncada bırakırım demişti. Eşine işini ilk söylediği zaman gözyaşlarını tutamamıştı. Ona bu işin onun bildiği diğer işler gibi olmadığını anlatmaya çalışmasına rağmen eşi, Mahmut'um, iş iştir deyip üzerinde bile durmamış ardından sevinçle tek tek akrabalara telefon açıp haber vermişti. O gece evde bir düğün havası vardı, hatta çocuklar bile yaşasın babam artık işsiz değil diyerek onun boynuna sarılmışlardı. O gece eşiyle işsizlik yüzünden hiç kavga etmemiş ve uzun zamandan beri ilk defa huzurlu bir şekilde uyumuşlardı. Dile kolay artık onun kocası da işi olan herkes gibi sabah kalkacak, ona kahvaltı hazırlayacak, gömleğini ütüleyecek, o da hazırlanıp işe gidecekti. Eşi belki dişimizi sıkıp kenara köşeye biraz para koyarsak eve kombi bile bağlatırız, demişti. Tün bunların arasında işi kabul etmiş ama aradan çok uzun seneler geçmesine rağmen bir türlü bırakamamıştı. İşin en kötü tarafı ise yaptığı işi kimseye söyleyemeyişiydi. Yakın akrabalarına, askerlik arkadaşının yanında telefonlara bakıyor demişlerdi. Bugüne kadar hep bir tanıdığının göreceği korkusuyla tedirgin olarak çalışmıştı.
Ben de istemez miydim göğsümü gere gere anlatacağım bir işimin olmasını. Bir sigortamın olmasını. Belkide o tuhaf gazete ilanına hiç başvurmamalıydım !
İlk işi kalp krizinden ölen bir adamın cenazesiydi. Cenazedeki hüzünlü atmosfer onu derinden sarsmış, cenaze boyunca gözyaşları sel olmuş, kanlı kefenin üzerine atılmış toprak görüntüleri sürekli gözünün önüne geldiği için bir hafta boyunca uyuyamamıştı. Ama zamanla olan bitenleri fazlasıyla kanıksamış, tersine duyarlılığı azalarak duygusuz biri haline gelmişti ama aldığı paranın karşılığını vermek zorunda kaldığı içinde, elinde rol yapmaktan başka bir çare kalmamıştı.
Bu düşünceler içinde yemeğini bitirdikten sonra hesabı ödeyip kalktı. Zarftaki artan parayla manavdan çocuklara birşeyler alıp eve döndü. Zili uzun uzun çaldı ama açan olmadı. İçini bir huzursuzluk kaplamıştı, acaba diye düşündü, paranoya yaptığını düşünürken birden kapı açıldı, baldızı karşısındaydı. Şaşırmıştı. Baldızın bu satte evde ne işi var...? içeri girince evde toplanmış olan kalabalığı gördü. Herkes ağlıyordu. Onun geldiğini görenler yere bakıyordu. Birisi yanına gelip hafifiçe sırtına dokundu, başımız sağolsun! öğlen fenalaşmış. Beyaz örtünün üzerinde duran çelikten yapılmış bıçağa baktı.
Ertesi gün cenaze defnedildi. Tüm akrabalar gelmişti. Herkes salya sümük ağlarken o hiçbir şey olmamış gibi öylece duruyordu. Ağlamak istiyordu ama bir türlü ağlayamıyordu, ağlamak için aklına üzücü şeyler getirmeye çalışmasına rağmen ne mezarlıkta ne camide gözünden tek damla gözyaşı bile çıkmadı. Gözyaşları kurumuş bir pınar gibiydi. İfadesiz gözlerle seyretti eşinin toprağa verilişini....
17 Haziran 2009
Berkin


0 yorum:
Yorum Gönder